Panik Bozukluk

Panik kelimesi; mitolojide, “Pan” adı verilen ve vücudunun üst kısmı insan, alt kısmı keçi biçiminde olan yaratıktan gelmektedir.Pan, sürüler tanrısıdır ve gerek korkunç görünümü gerekse ürkütücü çığlığı ile sürülerin, orman ve su perilerinin korku içinde kaçışmalarına yol açar. Literatür gözden geçirildiğinde panik bozukluğunun yüzyılı aşkın bir süredir oldukça farklı terimlerle tanımlandığı görülmektedir. Panik bozukluğunun tarihçesi bunaltı ile kalp hastalıkları arasındaki ilişkinin araştırıldığı bir süreci kapsar. 1860’lardaki Amerikan İç Savaşı sırasında Jakob Mendes DaCosta askeri hastanelerdeki askerler arasında, herhangi bir yapısal bozukluk bulunmamasına karşın şiddetli göğüs ağrısı, çarpıntı ve diğer kardiyak bulgularla karakterize bir tablo bulunduğunu belirlemiş ve bu tabloyu “irritabl kalp” olarak tanımlamıştır. Bu veya “DaCosta sendromu” terimi 1800’lerin sonlarına kadar kullanılmıştır.

Bunaltı korkuya benzeyen bir duygudur. Kişi bunun içinde sanki kötü bir haber alacakmış, bir felaket olacakmış gibi nedeni belli olmayan bir sıkıntı, bir endişe duygusu olarak algılar ve tanımlar. Bu korku çok hafif tedirginlik ve gerginlik duygusundan panik derecesine varan değişik yoğunlukta olabilir. Ağır derecelerinde kişinin benliği bu ruhsal acı altında ezilir ve en güçlü fiziksel ağrının bile bu denli rahatsız edici olmadığı hasta tarafından söylenir. Hasta bu sıkıntının giderilmesi için her şeye razı olduğunu anlatır. Bunun gerçek yaşamdaki anlamını ve şiddetini kavrayabilmek için şöyle bir örnek verilebilir: Çocuklukta, ya da yetişkin yaşta, şiddetli korkulu bir düşle uykudan uyanınca, kısa bir süre, bu yoğun korku ile yüreğin göğüs kafesinden fırlarcasına çarptığını anımsayabiliriz. Bunun bir düş olduğunu anlayınca rahatlarız ve yeniden uykuya geçebiliriz. İşte bunaltı bireyin gündüz, uyanık iken yaşadığı daha uzun süren ve kaynağı kişi tarafından açıklanamayan böyle bir durumdur.

Genel olarak panik nöbetleri sırasında hastada ileri derecede korku ve uyarılış durumu vardır. Ne zaman geleceği önceden kestirilemeyen, akut ve ağır bir korku nöbeti bütün duygulanıma egemendir. Panik nöbeti yatıştıktan sonra hastanın en önemli yakınması panik nöbetini yeniden yaşama korkusudur. Panik nöbeti sırasında, aşağıda açıklanacak olan fizyolojik belirtilerin yanı sıra, hastada kalp krizi, beyin kanaması geçireceği, kontrolünü kaybedeceği korkusu belirgindir.

Bu nöbetler genellikle on-onbeş dakikadan birkaç saate kadar sürebilir. Fakat bütün süre boyunca hep aynı şiddette değildir. Başlangıçta hasta neye uğradığını şaşırır. Bazen ölüm korkusu ya da deli olma korkusu yüzünden hasta çevresinden yardım bekler. Hemen yakınlarından doktora götürülmesini ister. En çok bir kalp krizinden korkularak hekime yetiştirilen hastanın nöbeti hekimle biraz konuştuktan sonra yatışmaya başlar.

Panik bozukluğunun temel klinik özelliği, yineleyici nitelikli beklenmedik panik ataklarıdır. Ancak bozukluğun ileri aşamalarında kişiler sıklıkla duruma bağlı ataklar geçirebilmektedirler. Panik ataklarının sıklık ve şiddeti değişkenlik gösterir. Sözgelimi bazı bireylerde aylarca sürebilen bir zaman dilimi içinde ortalama haftada bir atak görülebilir. Bazıları ise haftalar, hatta aylar boyunca atak geçirmeyebilirler. Genellikle haftada bir atak ölçütünden daha sık ya da daha seyrek ataklar görülebildiği söylenebilir. Panik ataklar yaklaşık olarak 15-20 dakika sürebilir. Ancak bazen yalnızca bir veya iki dakika, bazen de bir saatten daha uzun sürebilirler.

Bir panik atak sırasında ölüm korkusu, kontrolünü kaybetme korkusu gibi affektif bulgulara ek olarak çarpıntı, göğüs ağrısı, bayılacakmış gibi olma ve nefes darlığı gibi kardiyovasküler belirtiler ön planda hissedilir. Bunun sonucu olarak hastalar, bir kalp krizi geçirdikleri düşüncesi ile sık olarak acil servislere başvururlar. Bu hastaların %39’u bir kalp krizi geçirdikleri korkusuyla kardiyoloğa başvurmaktadır. Hastayı değerlendiren hekim, çoğu kez bu yakınmaları açıklayabilecek fiziksel bir hastalık saptayamaz. Hastaya “önemli bir hastalığı bulunmadığını, kalbinin sağlam olduğunu” söyler ve durumunun “psikolojik” olduğunu belirtir. Bu klinik tabloyu açıklamak amacıyla stres/çatışma modelinin kullanımı ve klinisyenin “hiçbir şeyin yok” güvencesi hastaya nadiren yardımcı olur. Haftalar ilerledikçe hastada daha başka PA’ları da görülür ve kişi bunların nedenini saptamada yetersiz kalarak; kendisinde nedeni bilinmeyen ciddi bir fiziksel hastalık bulunduğu varsayımından hareketle, kesin tanı için uygun bir uzman aramaya başlar. Yineleyici tıbbi incelemelere ve güvencelere karşın, korkuları giderilemez ve hayati bir hastalıkları olmadığı konusunda ikna edilemezler. Sonuç olarak Panik Bozukluğu olan hastaların önemli bir bölümünün en azından başlangıçta, psikiyatrik birimlere başvurmadıkları görülmektedir.

Hastalara bozukluğun toplumdaki yaygınlık oranı, yalnız olmadıkları belirtilmeli, ölüm ve kontrol kaybı korkularının yersiz olduğu özellikle vurgulanmalıdır. Ataklar sırasında ölmesinin veya kontrol kaybının olası olmadığını, bozukluğun tedavi edilebildiğini öğrenmek hastaları önemli ölçüde rahatlatır. Beklenti anksiyetesini ve panik atakları da azalır. Hastalar panik ataklarını daha kolay tolere edebilirler. Bunaltıyı artıran yiyecek ve içeceklerin kullanımına sınırlama getirilmeli, kafein içeren içecekler (çay, kahve ve kola) ve çikolata diyetten çıkarılmalıdır.

Panik ataklar aslında belki haftada birkaç kez olur ama etkileri tüm yaşamı kaplayabilir. Çünkü hastalar birkaç tane bazen de sadece bir panik ataktan sonra tekrar panik atak olacak endişesiyle beklemeye başlarlar. Ve panik atağın ya da benzersemptomların olabileceği durumlardan ya da yardım alamayacağı durumlardan (örn: doktor ya da bir hastane olmayan yerlere gidememek gibi) kaçınmaya başlar. Bu durumun tam olarak adı da agorafobidir. Böylece hastalar, evin dışında ya da evde tek başına kalma; kalabalık bir ortamda bulunma, araba, otobüs yada uçakla yolculuk etme ya da asansöre binme sayılabilir. Kişi, yanında eşlik eden biri olduğunda korktuğu durumla karşılaşmakla daha iyi başedebilir. Bu kişilerin söz konusu durumlardan kaçınması ise gitmelerini ya da ev işi sorumluluklarını yapmaları zorlaştırabilir.

Panik hastalarının en sık bildirdikleri korkular ise; araba kullanma, çarşı, pazar, büyük mağazada bulunma, yalnız kalma, kalabalığa girme, evden ayrılıp uzağa gitme, lokanta, asansör, diş hekimi, berber, kapatılmak, kilitli bir yerde kalmak, deniz yolculuğu ya da, hava yolculuğu yapmaktır.

Panik bozukluk yavaş, sinsi veya hızlı bir şekilde başlayabilir ve atakların oluş sıklığı ve sayısı hastadan hastaya değişir. Uygun tedavi yapılan hastaların büyük bölümünde birkaç hafta içinde panikler önemli ölçüde kontrol altına alınır. Panik beklentisiyle ilgili endişe ve kaçınma bir süre daha devam edebilir. Bu nedenle panik bozuklukta sadece ataklarla değil bu beklenti endişesiyle de baş etmek çok önemlidir. Hatta tedavinin büyük bir kısmını oluşturacaktır.

Tedavi edilmeyen hastalarda dalgalanmalar görülebilir. Panik bozukluk ve agorafobi ciddi ise kişi hemen hemen eve bağlı kalabilir ve iş-sosyal yaşamı bozulabilir.

Günümüzde Panik Bozukluk %90 gibi oranlarda tedavi edilebilmektedir. Başlıca tedavi yöntemleri ilaç tedavisi, psikoterapi,relaksasyondur. Tedavinin öncelikli amacı kişinin bireysel olarak panik ataklar ile mücadeleyi öğrenmesidir.

YAZAR

Psikiyatrist Dr. – Gülcan Özer

TARİH

30 Mart 2015
İlgili Yazılar
istock_53685724_largeistock_43824704_large